25 Ağustos 2010

Jiletli Köyün İntihar Palyaçosu

Rulo yapılmış bir gazete ile tuvalet eğitimi almamış kadınlar girdi hep hayatıma. Şans işte! Ya kalbime sıçtılar ya da ağzıma..

Sanatçı katildir. Bazı şarkılar sırf intihara eşlik etmesi için söylenir, bazı şiirler kesici alet olarak yazılır, bazı resimler doğaçlama ölüm senaryoları üretebilmek için mükemmel bir tetikleyicidir. Tek bacaklı korsanların hayallerinin peşinden koşması kadar yorucudur yaşamaya çalışmak. Yapılan onca faulü görürken tanrı, mağlubiyet süzülür semalarımızda. Ve pike yapar hayal ettiklerimizin tam ortasına. Kim öldü? Kim sağ? Belli değil. Toz bulutu gitsin bir, bir kan serpip ortalığa tozu bastıralım, öğreneceğiz... Akşam ezanından sonra eve gittiğim zaman tokat atarken annem bana, “Üstün başın yine aşk” dedi. “Hayır” dedim. “Ayrılıkla evcilik oynadık biraz, pisini gösterdi, korktum, kan kustum!”

Kaçtım evden. Kaçtım çocukluğuma. Kaçmak heyecan vericiydi. Kaçmak, geride kalanlara hüzün vericiydi, akıl edemedim. Sen de şimdi çocukluğuna mı kaçıyorsun? Geride kalan kendisi olunca insan, kaçmanın hüzün verdiğini anlıyor, kaçmanın çeşitli ölümlere gebe, şarkıların, şiirlerin ne kadar da tehlikeli olduğunu, kaçmanın bir surete bürünüp jilet halinde üzerine saldırdığını biliyor, kaçmak bazen de örülü urgan olabiliyor. Urgan, beyaz bir kefenin üzerinde çok şık durabiliyor eğer üzerine darağacı kokusu sürüldüyse.

İnsanların aptalca umutlara kapılıp, yaşamak isteğinin gözlerinden aktığı bir coğrafyada yapayalnızdım. Yalancı kimdi? Gerçek kimindi ya da neydi? Ölümle yaşam arasındaki o bahsettikleri ince çizgi ne renkti? Acı neydi, hüzün neydi, sevinmek neydi, yaşamak neydi?

Bir vardı, bir yoktu ve bir kez daha yok oldu. Zaman kavramının önemli olmadığı bir dilimde yosmalar aşık rolünde, aşk barbar bir kavimde ihtiyar heyetindeyken ve ben annemin beşiğinde otuzbir çekip, geleceğimi lime lime doğrarken ülkenin birinde bir adam vardı. Umutla yaşamaya çalışan...

Günlerden birgün coğrafyanın bütün evlerine hüzün dolmuştu ve adamın bütün hücrelerine aşk... Sabahları yalnızlığın koynunda uyanıyordu, akşam yatarken yalnızlığın koynuna giriyordu, öğlen yemek yerken yalnızlık yiyip içiyordu. Ve gece, daha bir sertleşiyordu artık yalnızlığın erekte halinde. İntihar kokuyordu adam, ölüm soluyordu... Ne yapacağını şaşırmış bir halde tanrısına yalvarıyordu. Cevapsız bırakılarak yoruluyordu adam. Böylece “münzevi” kalmıştı adamın adı. Umutları da, hücreleri de bıkmıştı bu durumdan....

Birgün coğrafyaya bir kadın geldi. Ve adama, “Eğer bana kalbini verirsen bütün intiharlarını siler, bütün hüzünlerinin belini kırarım.” Dedi... Adam sevindi, ruhunu çıkartıp kadının omuzlarına astı ve kalbini boynuna... Kadın, adamı göğsüne bastırdı... Bastırdıkça bütün hüzünler nefessiz kaldı, boğuldu. Şüphesiz bir soykırımdı bu. Görünen aşktı ama arkaplanda kusursuz bir katliam vardı. Acı, çığlık attıkça kadın daha da bir bastırdı göğsüne adamı.

Yükseldiler. Yükseldiler göğün derinliklerine. Adam sersemlemişti. Ayaklarının yerden kesildiğinin farkına varamadı. Ve acının yanında düşlerinin de emildiğini... Gün geldi ve kadın adamı bulutlardan aşağı bıraktı. Adam biraz kanadı ama temelinde palyaçoluk vardı, ağlayamazdı. Palyaço işte, çıkar rolünü keser ya da bileklerini. Coğrafyayı intiharlar bastı zamansız ve adam kandırılmıştı. Eğer ölürse tekrardan jilet olarak dünyaya gelecekti. Ve kesecekti bütün geçmişi. Gelecekle birlikte.

Kadına gitti adamın palyaço arkadaşları. Pek oralı olmadı kadın çaldığı düşleri iştahla yerken.


Adam bir parça daha kırıldı. Bir parça daha sardı kendini yalnızlığa. Ve ucu kırık bir jiletle karanlığa çıkan bir yola daldı...


Gökten üç jilet düşmüş. Bileklerinizi sıyırmayın boşuna, hepsi adamın..dde'dir.

#Abbhud Ozbay.